http-equiv='refresh'/>

Ed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2015 Çarşamba

Ajans İşleri


Eda her ne kadar babasının etkisinde kalıp “off anneeee yine mi fotoğraaaf” diye söylense de genel olarak poz vermeyi çok seviyor. Profesyonel fotoğraflar çeken arkadaşım Mine, Aden 2 aylıkken ikisinin çok güzel fotoğraflarını çekti ve o gün anladım ki benim kızım gerçekten güzel poz veriyor. Bir gün arabada giderken muhabbet olmuştu, babası açtı konuyu. İşte efendim Eda dizilerde oynayabilirmiş aslında, reklamlara filan çıkabilirmiş, başvursak hemen çağırırlarmış. Ben de konuyu hemen kapatmaya çalıştım, çocuk boş yere ümitlenebilirdi. Hiç aramayabilirlerdi çünkü. O konuşmanın üstünden epeyce süre geçti ve bir gün aklıma gelince İstanbul’da bulunan IMC Ajansa başvuruda bulundum. Amacım kesinlikle diziler değildi, çünkü hem lokasyon açısından hem de tüm gün süren dizi setlerinin kesinlikle çocuklara uygun olmadığını düşündüğümden dizi seçeneği aklımda olamazdı. Katalog çekimleri, ya da belki reklamlar değerlendirilebilirdi. Başvurunun ertesi gününde hemen görüşmeye çağırıldık. Bir haftasonu gidelim bari diye planlarken Bursa’da ne yapılabilir diye araştırdım ve burada şubesi olan Family Ajans için form doldurdum. Çok hızlı bir şekilde onlar da görüşme talebinde bulundu. Nasıl olsa Bursa diye haftasonu kuzuyu giydirdik gittik. Daha menajer ağzını açtığı anda anladık ki her başvuranı çağırıyorlar ve para almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Şartları yazayım siz de aksini düşünmezsiniz bence.

-75 TL ödeme yapıyorsunuz ve fotoğraflarınız çekiliyor. Bu fotoğrafların geçerlilik süresi 1 yıl. Ancak 3 ayda bir tekrar gidip fotoğraf çektirmeniz gerekiyor. 1 yılın sonunda ise yine 75 tl veriyorsunuz.
-Anlaştıkları bir bankada hesap açıyorsunuz, ödeme yapmaları gerekirse diye en başında hesap açmanız şart.
-Menajer fotoğraflarınızı yapımcılara gönderiyor ve uygun bir iş olursa size dönüş yapıyorlar.

75 TL bir kişiden alındığını düşünürsek hiç fena para değil. Durum böyle olunca İstanbul’a da gitmekten vazgeçtik. Neyse ki Eda da unuttu bu işi.
Gereksiz bir iş ve zaman kaybı olarak bitti gitti.


HB

28 Ocak 2015 Çarşamba

Dilini sevdiğim

Yatağıma gidip uzandım eve gider gitmez. Günün yorgunluğu.. Ama Eda o kadar özlemiş ki gelip gelip yanıma yatıyor. Beni seviyor, sarılıyor bana.
-Seni çok özledim annecim. Ama şimdi de gidip biraz babamla ilgileneyim.
 Babaaaa! Hadi oyun oynayalım!

İlginin böylesi :)


-Kızım hadi dişlerini fırçala yatmadan.
-Dün fırçalasam olmaz mı?
-Yarın mı? Olmaz kızım gece fırçalaman lazım.
-Dün fırçalarım söz.

Zehir gibi çocuklar bu dün-yarın kavramını neden bir türlü doğru kullanamaz :)


Beni o kadar çok özlemiş ki illa benimle uyuyacakmış, sonra babası yatağına geçirirmiş uyuyunca. İyi peki dedik.
-Kızım yalnız bak, bu bir seferlik. Yarın da aynı şeyi istemek yok ona göre.
-Tamam annecim hiç merak etme.
Madem birlikte yatıyoruz, tadını çıkaralım, sıkı sıkı sarılalım dedik.
-Canım kızım seni çok özlüyorum ben yaa.
-Madem özlüyorsun yarın da birlikte yatalım annecim.

Oldu canıııım :)

-Babaanne! Çay nerde kaldı!

Tatlı olduğunuz kadar küstahsınız da hanfendi.

Ah bu çocuklar ah….



HB

23 Aralık 2014 Salı

Sen de eskidin be 2014

2014 yılının son günlerini yaşıyoruz. 2014 benim için iş anlamında yoğundu. İş dışında ailemle güzel günler yaşadığım ve keyifle hatırlayacağım günler getirdi. Temmuzdan sonra ailemizin yeni üyesi minicik kızımız da bizimleydi.



OCAK

Geçen kış da havalar çok soğuk değildi, kar bile yağmadı doğru dürüst. Yine güzel bir havayı fırsat bilip kendimizi parka atmışız ocak ayında.



ŞUBAT

Şubatta baba-kız aşkını fotoğraflamışım hep. Çok seviyorum onları, aralarındaki ilişkiyi, birbirlerine duydukları aşkı…




MART

Anne-kız aşkı eksik mi kalsın yani. Bizim de aramızda büyük bir sevgi var bi kere! Eda’nın saçlarını küt kestirmiştik 2013’ün sonunda. Ben de ondan özenmiş kısaltmışım. Hatta şimdi fotoğraflara bakarken yine özendim, kısacık kestiresim geldi.



NİSAN

Annemler gelmişti nisanda. Tüm aile bir aradayız ne güzel.



MAYIS

Okullar kapanmadan, mayıs sonunda Eda’nın doğumgünü kutlandı sınıf arkadaşlarıyla birlikte. Yaz aylarında doğan çocukların kaderi bu, hiçbir zaman kendi doğumgününde kutlayamayacak.



HAZİRAN

Hava biraz ısındı, biz hemen kendimizi Assos ve Ayvalık’a attık. Cunda’da Minelerle karşılaşıp güzel bir akşam yemeği yemiştik.



TEMMUZ

Temmuz bizim kutlu doğum ayımız. Nikah yıldönümümüz de temmuzda. Bu sene Yunanistan’a gittik ve çekirdek aile olarak çok güzel bir tatil yaptık. Islak saçlarla poz verdik bol bol, kendimizi denizden çıkarabildiğimiz zamanlarda tabi…Hamile olmama rağmen enerjim yerindeymiş demek o zamanlar. Sonra Bodrum’a geçtiğimizde çok kalamadım oysa denizde. Tam zamanında gitmişiz Tasos’a.



AĞUSTOS

Bodrum’da da küçük hanım denizden çıkmadı. Hatta çok kısa mesafe de olsa yüzmeyi öğrendiği için daha da bir heveslendi. Su kurbağası oldu çıktı ağustosta.



EYLÜL

Eylülü yakışıklı kocama armağan ediyorum. Hamilelik günlüklerimden heveslenmiş olmalı ki benim köşeme geçip poz vermiş. Aynaya bakıp bakıp “çok yaşlandım” dese de ben hiç öyle olmadığını tekrar söylemek istiyorum. Ee biraz yaşlandık tabi de o kadar olur, kocaman kızımız var.



EKİM

Bayram ziyaretlerinin birinde Bodrum Kalesi fonu ile bu fotoğrafı çekmişiz.



KASIM

Kasımda Nilüfer’deki Çocuk Kütüphanesini keşfettik. Sonrasında Eda Misi Köyündeki minik parka koştu hemen. Park olsun ona yeter. Saatlerce sallanıp kaydıraktan kayabilir.



ARALIK

Geldik takvimin sonuna. Bugüne bugün tam 6 aylık hamileyim. 2015 o sebeple çok önemli olacak. Umarım kızımızı sağlıklı bir şekilde bize getirir. Sağlığımızın ve huzurumuzun yerinde, sevdiklerimizin yanımızda olduğu bir yıl olsun, dileğim bu.


HB

13 Kasım 2014 Perşembe

Ah bu kulaklar

İşte yine başladık antibiyotik tedavilerine. Çocuğum kaç zamandır boğazının ağrıdığını söylüyordu bize ama öyle sürekli bir ağrı değil. Sık sık soruyordum ve artık ağrımadığını da söylüyordu. Ateş de yok. Ben de zencefil-bal karışımına sonsuz güvenle devam etmekteydim. Hafif geniz akıntısı için doktorun ne diyeceğini de biliyorum artık. Bol bol serum fizyolojik. O kısmı da tamamdı. Yani artık fısfıstan bıkmış bir çocuğa yaptırabildiğim kadar yapıyordum.
Ancak dün akşam annemin telefonu bu işin boyut değiştirdiğini haber verdi. Kulağının çok ağrıdığını söylemişti. Hemen çıktım işten. Hastaneye gittiğimizde doktorlar mesaisini bitirmişti. Nöbetçi çocuk doktoruna muayene oldu. Sağ kulağında sıvı vardı ve ayrıca balgam da birikmişti. Neyse ki ciğerler temizdi. Kulak ağrısı devam etmezse sadece alerji ve soğuk algınlığı için şurup verecektik. Gece sürerse sabah hemen antibiyotiğe başlayacaktık. Ne gecesi! Daha eve giderken arabada ağlamaya başladı. Kulağım çok ağrıyor diye 1,5 saat hiç durmadan ağladı. Ağrı kesici de verdik, ona rağmen. Doktoru tekrar aradım ve antibiyotik vermemi söyledi. Gece öyle zor uykuya daldı ki…Ağlar halde yatağına yatıramadık, yanımdaydı.

Gece boyu hiç kıpırdayamadım neredeyse. Uyanır da yine ağrısını farkeder, ağlar diye..Bebeğim o benim, içim gitti ağrıdan ağlarken. Sabah öksürükle uyandı. Belki daha uyur diye ben yine onun tarafa doğru dönmedim. Sonra yanaştı, geldi ve sarıldı bana. Uyandırmaya da kıyamadı. Nasıl oldu anlamış değilim.

Hastalık insanın bütün tadını tuzunu kaçırıyor. Bu çocuk da ne sık hasta oluyor diye düşünenler var, hatta söyleyenler. Valla babasının yüzünden. Baba tarafında herkes alerjik bünyeli. Çekmiş çocuk da..Allah daha büyük dert vermesin. İyileşecek inşallah. Ama bu kulak ağrısı da ne pis bir şey. O kadar ağlatmasından da belli zaten de. Sabah uyandığımda sağ kulağım güçlü güçlü çınlıyordu. Hep o kulak temizleme çubukları yüzünden. Bağımlısıyım, bırakamıyorum ve sonum iyi değil. Sinyaller geliyor. Kulakta sorun varsa tüm denge şaşıyor. Önce kızıma, sonra da herkese sağlıklı kulaklar, hastalıksız vücutlar dilerim.



HB

12 Kasım 2014 Çarşamba

Kitap Mutluluk Getirir

Eda dün öğretmeni için gül çizmek istediğini söyledi. Benim hiçbir müdahalem olmadan kendince bir gül resmi çizdi ve çantasına koydu. Bu beni yeteri kadar duygulandırmışken bir de kitaplarını okurken fotoğraf çekmemi ve Elif öğretmenine göndermemi istedi. O da görsünmüş neler okuduğunu. Öyle çekeceğim sayfayı da kafama göre seçtirmedi, kendisi seçti burasını çek diye. Tabi her şeyi fotoğraf çeken bir annesinin varlığı da bu fikrin gelişmesinde etkili olmuştur. Ama inanın çok hoşuma gitti. Geçen sene bu zamanlar böyle böyle olacak deselerdi hiç inanmazdım. İlk aylar ağlayarak okula bırakışımız değil nedeni de ne bileyim sonradan da çok istekli gitmiyordu okula. Her sabah anneannesine gitme yolunu deniyordu bir kere. Okulda keyifliydi ama bize yansıtmıyordu bunu hiç. Şimdi ise maşallah bu tip hareketlerle bunu gösteriyor bize. Bir kere arkadaşlarına alıştı. Hatta bazen haftasonları karşılaşıyoruz okul arkadaşlarıyla ve zevkten dört köşe oluyor. Artık onun da bir çevresi olduğu için seviniyor belki de. Sonra okuldaki öğretmenler…Ben hepsini çok seviyorum ve kızımın da onlara olan sevgisini gördükçe mutlu oluyorum. Umarım bu tablo hiç bozulmaz.





Yazıyı yazdıktan sonra öğretmeninden mesaj geldi. Eda’yı bu fotoğraflardan dolayı tüm arkadaşlarının yanında alkışlatmış ve fotoğrafları sınıfa asılmış. Hayatta böyle mutluluklar olsun işte daha ne ister insan. Belki arkadaşları da etkilenir ve annelerine kitap okutur. Tüm çocuklar okusun, çok sevsin okumayı.  


HB

21 Ekim 2014 Salı

Balerin

Bu “biz”li konuşma kaç yaşında bitiyor acaba? Nerden çıktı.. Bale kursuna yazıldık diyecektim de.. Yani Eda yazıldı işte. O da öyle ani oldu ki. Aslında bale her kız çocuğu annesinin aklının köşesindedir ama ben bu sene için pek düşünmüyordum. Haftasonlarını doldurmayalım şimdilik istiyordum. Ama babası hani şu geçen sizinle paylaştığım Sia şarkıcısının klibinde dans eden kız çocuğunu görünce çok etkilenmiş, aklına hemen Eda gelmiş falan. Bana dedi kızımızı baleye gönderelim. Ben de iyi olur diye karşılık verdim ve hemen bir araştırma içinde buldum kendimi. Bursa’da profesyonel anlamda ders veren 3-4 okul var zaten. Bir çoğunun ders saatleri uymadı. Haftaiçi dersleri vardı. Annelerin bir çoğu çalışmıyor mu ne!



Derken Diyaroğlu Bale Kursuna denk geldim. Dersler Cumartesi ve Pazar birer saat. Cumartesi deneme dersine gittik. Amacım Eda severse ve gerçekten gitmeye gönüllü ise kursa yazdırmak. İlk ders sonrası tepkisine göre karar verecektik yani. Kıyafetlere bayıldı tabi ki ve belki sırf bunun etkisiyle çok sevdiğini söyledi. Pazar günü ders öncesi ders kıyafetlerini aldık.

Çocuklara üzülüyoruz ya yazık bunlar daha minicik, her yere yetişmeye çalışıyorlar yok okul yok kurs diye. Biz çocuklarımıza kıyamıyoruz ama ülkemizde iyi sporcular ve sanatçılar çıkmamasının bir nedeni de bu aslında. Disiplin bu işte önemli. O nedenle Ruslar bu işte çok başarılı. Sonuçta bir yerlere gelmiş sanatçı ve sporculara bu işe başlama yaşını sorduklarında alınan cevap hep aynı, 4-6 yaş aralığında. Üstelik kursa gidip yorulmasa ne yapacak alternatifini düşünmek lazım. Kış günü AVM ya da Starparka gidip zaman geçirecekse, evde tv izleyecekse burada yorulsun daha iyi.
Umarım ki bale sevgisi ve kursa katılımı istikrarlı bir şekilde devam eder, annesi gibi 1 ayda bırakmak zorunda kalmaz.


HB

18 Haziran 2014 Çarşamba

Kucak

Bu yazıyı okurken önce aşağıdaki videoyu açın ve müzikle birlikte gelin satırlarıma. Sözler ve konu alakalı değil ama dün bir arkadaşım gönderdi bu şarkıyı. Beğendim, Eda da sevdi. Bu ara evde ona sürekli kendi sevdiğim şarkıları dinletiyorum. Zevklerimiz benzeyecek herhalde, tekrar tekrar dinlemek istiyor açtığım şarkıları.
Hadi açın, siz de seversiniz belki..





Salı günü Eda’yı okula götürüyordum. Okulun kapısından girdiğimizde el ele yürüyorduk. Sonra kızıma bir sarılasım geldi, hatta onu kucaklayasım…
“Eda seni kucağıma alabilir miyim” dedim. Nedenini sordu, ben de onu çok sevdiğimi, içimden kucağıma almak geldiğini söyledim. Bunun üzerine şunu söyledi : “Zaten elimi tutuyorsun ya anne, o yeter”
Ve işte o an kendime dedim ki “yaaa sen misin kocaman kız oldun niye kucak istiyorsun diyen” Bak işte okulun bahçesinde bebek hareketi olarak öğretilen kucağı kabul etmedi. Gün gelecek kendisini şimdiki gibi sevdirmeyecek, gıdıklatmayacak, ayak parmaklarını öptürmeyecek. Ve ben tüm bunları çok özleyeceğim. O an dank etti.


HB

9 Mayıs 2014 Cuma

Okul başladı işimiz zorlaştı

Anaokuluyla ilgili yaşayacağımız sıkıntıların sadece sabah kıyafet seçimi kaosları,  uyanma zorluklarından ibaret olacağını düşünürdüm. Hiç de öyle değilmiş. Okulun kazandırdıkları çok fazla, değişim bariz ortada. Ama arkadaş çevresiyle birlikte bu sefer değişik istekler çıkmaya başladı.

Ben hayatımın yüzde seksenbeşinde düz taban ayakkabı giyerken Eda’nın topuklu ayakkabı diye tutturması benim suçum olamaz değil mi? Hayır, okuldaki öğretmenleri yüzünden de değil. Arkadaşının topuklu ayakkabı aldığını öğrenmiş ve o da istiyor. Tek mesele bu. Arkadaşının annesi doğru yapmamış, ayak şekli için hiç iyi değil sizin yaşınızda ayakkabı giyilmesi diye anlatıyorsun ama çocuk aklıyla ne kadar hak verir? Bu sefer başka anneler yaparken benimki neden yapmıyor der mi? Kafada bin soru. Sadece onu demesi değil ki o an için unutturuyorsun ama sonra yine birden konu açılıyor, başa sarıyoruz. Üstelik alışveriş yaparken topuklu çocuk ayakkabıları görmesi de çok muhtemel. Accessories’a Eda ile gidemiyorum örneğin. Ne saçmalık. Neden satılır ki böyle şeyler!

Etek ve elbise başlı başına kaos. Etek eksik oldu aslında, dönen etek demeliyim. Bu ara da uzun etek takıntısı başladı. Uzun bir elbise almıştım yazlık. Kabahat bende, ne denersin ki eve gelince. Gördü tabi hemen ağlamaklı “bana neden almıyorsun böyle uzun elbise”. Yok ki yok! O kadar çok baktım ki, hatta annemle iki koldan aradık ama çocuklar için uzun etek ve elbise ne gezer. Sonunda kumaş alıp diktirmeye karar verdim.

Ayakkabı keza öyle. Hava malum 3 haftadır yağmurlu ve bizimki bu havada okula giderken babet giymek istiyor. Ama sınıftaki …..arkadaşı her gün babetle okula geliyormuş.

Zor yahu…Çocuğa mantıklı bir açıklama ile kendini kimseyle kıyaslamaması gerektiğini söyleyeceksin. Bunlarla mutlu olunmayacağını anlatacaksın. Ama adı üstünde, çocuk ki o daha. Başkasında her görülen istenmez diyeceksin, bunun sonu olmadığını anlatacaksın. Ama daha 4 yaş bebesi bu. Nasıl olacak? Bilemedim ben. Dilimin döndüğünce anlatıyorum, her şeye özenmesin istiyorum ama bir yandan da işimin çok zor olduğunu biliyorum. Bu daha başlangıç çünkü.


HB

22 Nisan 2014 Salı

Bronşit kışı , kış kış bronşit

2013-2014 kış sezonu ve devamında gelen bahar bizim eve hastalıklarıyla damga vurdu. Bahadır ve benimkiler epey vurucu olsa da Eda’nın rekor yılı bizim hastalıkları gölgede bıraktı. 3 yıl boyunca kullandığı ilaçların çok daha fazlasını 4 ay içinde kullandı maalesef. Ocak ayına kadar her şey güzeldi halbuki. Okulun ilk yılı için boşuna korkmuşuz, hiç de hasta olmadı derken bir başladı bugün oldu hala boğuşuyoruz. 3 kez üst üste bronşit, bunun sebebini bir türlü anlamayan ve akciğer filmi çektiren doktorlar, tabi yanı sıra kan tahlilleri ve artık hastanelerden bıkan, doktor dediğim anda suratı buruşan masum kızım. Bu bronşitler öyle korkuttu ki artık bizi antibiyotikle tedavi olduktan 1-2 hafta sonra tekrar öksürük başladığında anında soluğu doktorda alıyoruz. Gittiğimizde basit bir geniz akıntısı iken yine bronşite dönüşebiliyor. Üstelik bu süre zarfında 2 ay kadar da okula göndermedik, istirahat edip güzel beslenmesine rağmen önüne geçemiyoruz. Hala da anlamadık nedenini.

Bu süreçte özel hastanelerden de o kadar soğuduk ki. Pazar günü karın ağrısı yüzünden kıvranınca yine doktora götürmek zorunda kaldık. Apandisit olabilir mi diye endişelendik çünkü. Doktor yine kan tahlili, artı idrar tahlili istedi. Zaten yavru sancıdan ve erkenden ağrıyla uyanmaktan yorgun düşmüş. Hastanede uyuyakaldı. Derken uyurken beklemenin anlamı yok diye eve götürdük. Uyanınca idrarını alıp hastaneye ilettik. Doktor idrar yolu enfeksiyonu deyip bunların üzerine bir de ultrason görmek istedi. Zorlukla Eda’yı ikna edip hastaneye götürdük. Ultrason çekildi ve tamamen boşu boşuna. Çok şükür bir şey çıkmadı diye sevinirken neden bunu istediğini de sorguladık bir yandan. 450 TL tuttuğundan olabilir mi? Mümkün. Parası zaten önemsiz geliyor o anda ama maruz kaldığı radyasyon canını sıkıyor insanın.

Aşı dışında doktora gitmiyoruz ne güzel derken bu sene çocuk doktorlarının yüzünü eskittik. Ve ben hala tamamıyla güvenebildiğim, tedavisinin içine maddiyat katmadığını düşündüğüm bir doktor bulamadığımı farkettim. Zaten Pazar günü itibarıyla Eda’nın özel sağlık sigortasının ayakta tedavi limiti dolmuş bulunuyor. Umarım bu yıl için hastalık sebebiyle gitmek zorunda kalmayız artık. 4 ayda limitini dolduran bu yavrucuk artık hasta olmaz umarım. Vücudu ilaçlardan arınsın ve sağlıklı günler yaşasın tek dileğim bu. Ve bunlara rağmen dua ediyorum. Allah dermanı olmayan dert, tedavisi olmayan hastalık vermesin.


HB

17 Şubat 2014 Pazartesi

Sinyale gel

Sabah arabada geçen bir diyalog:

Eda: Anne ayaklarım seninkiler kadar olacak yakında az kaldı değil mi?
(Altında yatan sebebin topuklu ayakkabı giyebilecek olması düşünülmektedir)
Hatice: Evet kızım büyüyor ayakların.
Baba: Çabuk büyümek o kadar da güzel bir şey değil ama, küçük olmanın da çok güzel yanları var.
Hatice: Eveeeet, bir kere büyüdükten sonra tekrar geriye dönemiyorsun. Çocuk olmak da çok güzel bir şey.
Eda: Ama ben kardeşim olsun diye büyümek istiyorum.
Hatice-Bahadır aynı anda: Haaaa, ama onun için daha fazla büyümene gerek yok ki. Şu anda da kardeşin olabilir.
Eda: Ama ben onu kucağımda taşıyamam ki, çok ağır olur.
Hatice: Bence kucağa çok alıştırmayız zaten, yatağında yatar daha çok. Senin ana kucağın vardı ya, onda yatar sen minik minik sallarsın ordan.
Eda: Keşke ben de ana kucağında yatsammmm!

Hatice: Eee daha 5 dakika önce büyümek istiyordun :))))

24 Ocak 2014 Cuma

Söyleyerek Değil Yaparak

Çocuklara bir şeyi 1000 kere anlatmak yerine anlatmaya çalıştığımız şeyi 1 kere kendimiz yapsak daha kolay öğrenecekler. Bu fikre dün daha çok inandım. Yaşadığımız örnek şu:
Eda bugünlerde telefonla konuşurken (babası yurtdışında seyahatte olduğu için sık sık onunla konuşuyor) telefonu alıp yürümeye başlıyor ve başka bir odaya gidip konuşuyor. Muhtemelen bizden gördü. İçeride çok gürültü olduğu zamanlar gidip mutfakta konuşuyorum telefonla. Hangi ara kaptı ve uyguluyor? Tut ki “Eda kesinlikle içeride telefonla konuşmamalısın, mutlaka sessiz bir ortamda telefonla konuşulmalıdır” diye anlatsam, kısaca yap desem yapmaz.
O yüzden çocuğa bir şey öğretirken onu kendimiz yaparak örnek olsak her şey daha kolay olacak. En azından çevreden çok etkilenmediği okul öncesi dönemde etkili bir yöntem olacaktır.

-Hamburger yerken çocuğa hamburgerin sağlıksız olduğunu söylemek ne kadar anlamlı?

-Kola içerken? Annem kola içmeyi çok sever. Her gün olsa içer, o kadar. Eda’ya da çocukların içmemesi gerektiğini söylemiş heralde, geçenlerde masada şişe duruyordu. Tadını da merak ediyor kesin, “çocuklar kola içmez di mi” diye sordu. Ben de “yooo büyükler de içmemeli aslında herkes için zararlı” dedim ve o andan sonra kendim de içmedim tabi. Yoksa bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu oluşacaktı. Çocuğun da kafasında soru işaretleri…

-Sebze yemeklerine burun kıvırırken çocuğa sebzelerin yararından bahsetmek ne kadar etkili? Bu konuda kendime özeleştirilerim var. Bu kadar yemek seçerken aslında sofradaki yemeği sevmediğimi çaktırmamam çok zor oluyor. Mesela sabah yumurta götürecektim işte kahvaltı ederken yemek için. Yumurtanın beyazını yiyemem ve sadece sarı kısmını koyarken Eda’ya çok kötü yakalandım. “Sen beyazını yemiyor musun anne” dedi. Aslında beyaz bir yalan ama neticeyi değiştirmiyor, kıvırarak “hayır seviyorum aslında ama iş yerine kokmasın diye sadece o kısmını koyuyorum” dedim.

Hep beslenmeden gittim ama her türlü davranış için de geçerli. En basiti bağırmanın kötü olduğunu anlatıp ona bağırmak. Bazen artık sabrım taştığında sesim yükseliyor Eda’ya. Sonradan pişman eden cinsten. Sonra aynısını Eda’da görüyorum. Sözün özü çok çabuk kapıyorlar ve genelde de bu kapışlar bizden oluyor. Nasıl çocuklar yetiştirmek istiyorsak kendimiz tam da öyle olmalıyız.

HB

16 Ocak 2014 Perşembe

İlk Sunum ve Şaheserler

Dün Eda’nın ünite sonu sunumu vardı. Bu ünitenin konusu “duyularımız”dı. Hepsinin de ilk sahne deneyimi. Kızımın yerine ben heyecanlandım seyretmeye gittiğimde. Bahadır İtalya’da olduğu için annemle ikimiz gittik. Yemekhaneyi gösteri için düzenlemişlerdi. Kızımın her gün oturduğu mini mini sandalyelere bu kez biz oturduk.

Önce ikili olarak çıkıp her bir duyu organıyla ilgili birkaç cümle söylediler. Eda’nın rolü burunla ilgiliydi. Başına burun resminin olduğu bir taç takılmıştı ve arkadaşıyla el ele çıkıp sırayla ezberini aktardılar. “Burun koklama duyu organımızdır. Burnum olmasaydı annemin güzel kokusunu alamazdım” dedi :) Sırayla çıktıktan sonra hepsi sahneye gelip müzik öğretmeni klavye çalarken ünite boyunca öğrendikleri şarkıları söylediler. Bazıları bağıra bağıra söyledi, bazıları kıpır kıpır dans etti, kimisi annesine doğru dönerek söyledi. Çok eğlenceli görüntülerdi.

Son olarak da İngilizce bir piyes hazırlamışlardı. Tek cümlelik rolleri vardı hepsinin. Bunun arkasından da İngilizce şarkılar söyleyerek sunumu tamamladılar. Ben kendimi tutamadım tabi ilk başta. Kızımı karşımda öyle görünce gurur ve mutluluktan gözler hemen doldu. Öğretmen iyi oldu da en başında biz velileri uyararak çocukların bol bol alkış beklediğini söyledi ve onlara el sallamamızı rica etti. Bir de konsantrasyonları bozulmasın diye video çekmememiz istenmişti. Okul tarafından kameraya alınıyordu zaten. Yine de baktım herkes fotoğraf çekiyor, ben de hızlıca bir poz yakaladım.



Sunumdan sonra Ördekler Sınıfının ünite boyunca yaptığı etkinliklerin yer aldığı sergiyi gezdik hep birlikte. Zaten bir süre sonra hepsini eve gönderecekler ama yine de dayanamayıp fotoğraflarını çektim. Özellikle dedesini motorun üzerinde çizdiği resim çok tatlı geldi. Nerden düşündüyse, çocuk hayalgücü işte. Bir de tüm boyamalarında moru kullanmış, annesinin kızı.







Yine mor hep mor

Alttaki mor Eda'nın eseri :)

Çıkınca kendini kırlarla attı stresi gitsin diye :p


Güzel bir gündü. Duyular tamam, sıradaki ünite ne olacak bakalım.


HB

13 Ocak 2014 Pazartesi

Göz Muayenesi ve Deli Sorular

İlk göz muayenesi denememizin başarısızlıkla sonuçlanması ve muayene olamadan hastaneyi terk etmemiz sonrasında ikinci denememizi Cumartesi günü gerçekleştirdik. Bu sefer Eda’nın talebi üzerine üstelik. Perşembe sabahı uyandı ve “anne benim gözlerim güzel görmüyor, beni göz doktoruna götürür müsün” dedi. Tabi bende hemen bir panik, randevu aldım. Normalde böyle bir şey söylemez aslında kesin sınıftaki gözlük takan arkadaşından özendi ve kendisi de gözlük takmak istiyor diye düşündüm. Ama bir taraftan da ya bozuksa gerçekten diye endişe sardı.
Neyse Cumartesi günü muayene olduk. Karşıda şekiller gösterdiler, biri hariç hepsini söyledi. Ben lenslerimle zor seçtim bir kısmını. Çok şükür bir şey çıkmadı. Daha doğrusu bir gözünde 1,25 miyop varmış ama bu yaş çocuklarda 2’ye kadar normal gördüklerini ve herhangi bir tedaviye gerek olmadığını söyledi. Yıllık muayene şartıyla…
3 yaştan sonra göz doktoruna göstermekte fayda var. Bozukluk varsa bile gözlükle tedavi edilebilir yaşlar.

O gün hava da güzeldi, merkeze gitmişken biraz gezelim dedik. O kadar çok olmuş ki çarşıya gitmeyeli. Tramvayı bile ilk kez gördüm, ne kadar eskidi artık. İpçileri gezdik, o kadar o kadar çok yürüdük ki yemek yemeye oturduğumuzda anladım ne kadar yorulduğumu.

Haftasonu güzeldi, çok şükür ki hasta değildik. En önemlisi ve haftasonunu en güzel yapan şey buydu zaten.
Güzeldi ama kafamda yine deli sorular oluşmadı değil tabi..

Kime çekmiş bu kadar tembel?
Her sabah yatakta yatarken giydiriyorum hatunu. Benim belimi düşünen yok tabi. 5 dakika daha fazla yatsın diye beni ne hallere sokuyor.

Kime çekmiş bu kadar nazlı?
Yatakta dönerken bacağını yatağın kenarına çarptı diye bu kadar yaygara yapar mı insan? Hani kendi düşen ağlamazdı!

Kime çekmiş bu kadar inat?
Her sabah uyanınca ilk iş süt istiyor. Sabah hadi uyuyorken sütünü hazırlayayım dedim ve sütü alıp yanına gittim. Bir ağlama bir inat! Neymiş efendim o süt getirmemi istemeliymiş, benim sonra getirmem gerekirmiş. Mutfağa sütle birlikte geri dönüp bandı geri sardım. Çoluk çocuğun oyuncağı oluyoruz.

Kime çekmiş bu kadar ketum?
Çarşamba günü okulda gösterisi var. Her gün prova yapıyorlarmış. Bize rolleri hakkında bilgi vermemelerini söylemiş öğretmenleri. Tek bir laf alamadık ağzından. Daha doğrusu alamadılar. Kimsenin olmadığı bir anda kimseye söylemeyeceğime söz vererek öğrendim birazcık. İnadı bana çekmiş kabuk ediyorum :)

HB


6 Aralık 2013 Cuma

Ödül Bazen İşe Yarıyor

Geçen haftasonu Eda’nın okulunda veli toplantısı vardı. Öğretmenleriyle görüşmek üzere okuldaydım. Tüm öğretmenlerden Eda hakkında güzel sözler duydum, sağolsun kızım öğretmenlerini dinliyormuş, derslerde de gayet iyiymiş. Tabi bundan öğretmenlerin beklentilerinin çok yüksek olmamasının da payı var. Karşısındakinin daha 4 yaşını bile bitirmemiş bir çocuk olduğunu bilerek hareket ediyorlar. Örneğin halk oyunları öğretmeni yıl sonunda gösteri yapacaklarını, iyi-kötü herkesin bu gösteride yer alacağını söyledi. Bazı anaokulları için duymuştum, çocuk yetersizse gösteriye dahil etmiyorlarmış. Gerçek olamaz gibi geliyor kulağa ama maalesef ki var böyle örnekler. Amaç çocukların harikalar yaratması değil oysa, sadece eğlenmesi, bir şeyleri başarıyor olma duygusunu tatması, ailelerinin ve öğretmenlerin karşısında öğrendiklerini sergilemesi.

En uzun süre sınıf öğretmeniyle konuştuk tabi. O da çok güzel şeyler söyledi, ilk günlere göre Eda’nın inadını biraz daha kırdığından bahsetti. Tek olumsuz yorumlar yemekle ilgiliydi. Biraz iştahsız ve kendi başına yemek istemiyor, evde anneannesinin yedirdiğini söylüyor dedi. Evde yemeğini kendisinin yemesi için gayret etmemizi istedi. Okulda toplu olarak arkadaşlarıyla yemesi, kuralların olması kendilerinin yemesi için zorlayıcı ve teşvik edici ama evde öyle değil ki. Masada bile tutamıyoruz artık, mama sandalyesindeki gibi oturup yemek bitince yerinden kalkması geçmişte kaldı. Öyle olunca da karnı doysun, aç kalmasın diye biz yediriyoruz tabi. Mesela toplantıdan sonraki akşam yemeğini kendisinin yiyeceğini söyledim. Bak okulda kendi başına yiyebiliyormuşsun, evde de aynısını yapmalısın ve birkaç motive edici cümleyle bu işi ona bıraktım. Aç kaldı. Sonraki öğün de aynı şekilde. Pes edip yedirdim tabi yine.
Pazartesi öğretmeni bir çizelge göndermiş çantasında. Haftanın günleri için gülen ve ağlayan yüzler var çizelgede…Altında da bir açıklama, “Eda ben senin sofra düzenine uyarak kendi başına yemeğini yiyebileceğini biliyorum. Annenden destek almadan yemeğini kendin yersen gülen yüzleri boya, fakat annenin sana yemek yedirdiği günler için ağlayan yüzleri boya. Ben inanıyorum ki her gün gülen yüzü boyayacak ve sonunda bu çizelgeyi getirdiğinde ağlayan yüz boyamadığın için benden ödülünü alacaksın” benzeri şeyler yazıyor. 4 gündür gülen yüz boyuyoruz, maşallah diyeyim. Bakalım böyle gidecek mi…

Veli toplantısına dönersem, sınıf öğretmeninden sonra en çok keyif veren görüşme görsel sanatlar öğretmeniyle oldu. Boyama kitaplarının tamamını çöpe atmamızı ve resim defterine Eda’nın kendisinin çizeceği resimleri boyamasını önerdi. Boyama kitapları çocuğu kalıba sokuyormuş. Zaten amaç da taşırmadan boyamak değil dedi. Kaslarının gelişimi için büyük bir kağıdı yapıştırıp duvara asabilirsiniz resim çizmesi için dedi. Tek beklentisinin çocukların sanatla ilgisinin olması, sergi gezmeleri olduğunu ifade etti. İstanbul’da MIRO sergisi varmış, gezmemizi önerdi. Bizim için çok mümkün değil belki ama İstanbul’da yaşayanlara duyurulur.

HB

27 Kasım 2013 Çarşamba

Özledim buraları

Vay bana vaylar bana! Şu güzelim kasım ayında 1 tane olsun yazılı bir şeyim olsun diye çıktım yola. Bakalım iki satırlık yazıyı kaç saatte yazabileceğim.
Hayat o kadar yoğun ki. Ama o kadar.. Haftanın çoğu günü işten geç çıkıyorum, bazı günler eve gittiğimde Eda uyumuş oluyor. İçim rahat değil, ne işler bitiyor, ne kızım beni yeteri kadar görüyor. Peki o zaman amaç ne? Neyin çabası bu? Ne anlamsız hayat diyorum. Bunaldığım anlar oluyor. Sonra da elbet geçecek, sağlığımız yerinde olsun, gerisi olur gider diyorum. Öyle ruh halleri işte.

Herneyse, bu arada neler oldu, kısa kısa anlatayım.

*Eda bize geçen hafta okulda sunum yaptı. Her ünite sonunda portfolyo sunumları olacakmış. “Okulum” ünitesi için Eda bize fotoğraflarla okul personelini ve görevlerini tanıttı. İngilizce öğretmeniyle minik diyaloglar yaptı. Provalarda daha rahat davranmış, asıl sunumda biraz çekingen kaldı ama çok normal karşıladım. Bugün bana bir sunum yaptırsalar onun kadar olamam belki. Kısacası kızımla gurur duydum.

*Bahadır 1 ay kalmak üzere İtalya’ya gitti. Nişanlı olduğumuz dönemden bu yana en uzun ayrılığımız. Bahadır’ın gidişiyle birlikte annem bize taşındı. Konukomşu olmayınca kendini yakındaki alışveriş merkezlerine ve marketlere atıyor. Bu taşınma işinin annemin bütçeye zararı olacağı kesinleşti.

*Canım arkadaşım Burcu, yani La Mamma di Due, 11 kasımda artık resmen 2 çocuk annesi oldu. Selen çok şükür ki sağlıklı  bir şekilde aramıza katıldı. Fakat bu bahsettiğim anlamsız koşturmaca yüzünden ben hala gidip minik meleği koklayamadım.

*İnsanlarla uğraşmak işlerin yoğunluğunun bin katı yıpratıcı. Şirketin içinde bulunduğu bir projede çalışıyorum bir süredir. İnsan ilişkileri yerlerde sürünüyor. Sinirler hep gergin, akıllı telefon misali çok iş yapıp çok şey çözmeye çalıştıkça pil falan kalmıyor. Kendi kendini imha edecek seviyelere geliyorsun.

*Yine Eda’ya dönecek olursak, okul onu çok değiştirdi. Maşallah her şey iyi gidiyor. Cumaları kütüphaneye gidip 2 kitap seçiyorlar. Haftasonu birlikte okuyoruz, Pazartesi teslim ediyorlar. Artık çok fazla kitap almamıza gerek kalmadan her hafta yeni hikayeler okuyabiliyoruz.


Bu hafta seçtiği kitaplar

*Okulla ilgili takdir ettiğim diğer bir konu; Pazar günü malum Öğretmenler günüydü. Artık gördüğüm kadarıyla öğretmenlere hediye alma işi bizim zamanımızdaki gibi değil. Çok pahalı hediyelere kadar gidiyor. Anaokulunda bu zaten mümkün olmasa da minik bir hediye alsak mı diye düşünüp sonradan branş öğretmenlerine haksızlık olacağından vazgeçmiştim. Meğer zaten okulda bu tür şeyler yasakmış. Sevdim bu fikri.

*Kendim için yaptığım tek faaliyet kitap okumak. Hamdi Koç’un yazdığı “Çıplak ve Yalnız”ı okuyorum şu an. Geceleri hep elimde. Annem kızıyor hatta. Hem yorgunum diye şikayet ediyorsun hem de geç yatıyorsun diye. Elimden düşüremiyorum ki, çok sürükleyici. Bitirdiğimde mutlaka zaman bulup yazarım kitap hakkında.

Benden haberler böyle. Güzel günler, güneşli günler görmek dileğiyle…

HB

23 Ekim 2013 Çarşamba

Rüzgargülü ve mandalina oyuncak olursa


Evet nesne, eşya, meyve, (isim-şehir oyunu gibi oldu) her türlü şeyden kendilerine oyuncak yapma kabiliyetine sahip çocuklar. Mesela masanın üzerinde duran mandalinaya rüzgar gülünün sapını batırmak suretiyle kendine eğlence yaratmış. Bilinçli anneleriz ya biz de çocuğun yaratıcılığını öldürme tehlikesi olan hiçbir şeye yanaşmayız. O yüzden ses etmedim, ne güzel olmuş diyerek fotoğraflarını çekmekten başka.






Ama sonra iş yemeye gelince mandalin aynı ilgiyi çekmedi Eda üzerinde. Yediği sadece 1 dilim!



Popüler Yayınlar

Recent News