http-equiv='refresh'/>

karikatür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karikatür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2014 Perşembe

Kardeş Kardeş

Eskiden ikinci çocuğuna hamile olduğunu söyleyen bir bayana “kaşınmışsın” yorumu yapılır mıydı acaba. Bizzat bana söylendi bu ve komik geldi kulağıma. Günümüzde tek çocuk yaygın, o yüzden ikinciyi düşünenlere deli gözüyle bakılıyor bir kesim tarafından. Bu devirde delilik belki de. Maddi olarak öyle. Çünkü artık şehrin en iyi Anadolu ve Fen Lise kontenjanları boş kalıyor. Yani devlet okullarından özel okullara kaydı herkes. Çocuklar yüksek puanla bile özel okula gidiyor. Hikaye lisede başlasa neyse ilkokuldan maddi çöküntü başlıyor. Belki görmüşsünüz internette dolaşan 2.sınıf konuşma ve iletişim sorusunu. Hani şu “façan yansın karşiim” şıklı soruyu. Neyse işte birçok sebeple artık veliler özel okullara yöneliyor. Okul fiyatları ise 4 yıllık parasıyla ev aldıracak türden. 2 çocuk olunca 2 ev tabi. Ha evden örnek verdim. Eğitime harcanacak para ile ev alınmalı demiyorum. Biz zaten kredisiz ev alabilen bir toplum da değiliz ki. Yüksek gelirlerimiz yok. Çocuklarımız iyi bir eğitim alsın diye bütçemizi nasıl ayarlayacağız diye düşünüyoruz.

Biz ikinci çocuk kararı alırken işin maddi kısmını hiç hesap etmedik aslında. 4 kişilik bir aile olmak istiyorduk ve ayağımızı da yorganımıza göre uzatacaktık. Elbet bir yolu bulunur. Evet kaygılarım var ama üzerinde durmuyorum hiç.



Zaten bu yorumu yapan arkadaş da parasal kısmı düşünmeden söyledi bunu. Evdeki curcunayı, uykusuzluk, yorgunluk ve çocuk bakmanın getirdiği zorlukları ima etti. Belki en zoru kardeş kıskançlığı ile baş etmek. Eskiden yokmuş bence bu, ya da çok azmış. Sebebini de tahmin ediyorum. Annelerimiz bizi kendi kendimize oynamamız için bırakırmış. Annem hala söyler. Yemek yemen çok zordu, geceleri hiç uyumazdın ama bütün gün kendin oyuncaklarınla oynardın, bu Eda kime çekmiş böyle diye…(ona göre çocuk ille birine çekmeli sanırım. “ne süslüsün sen öyle, kime çektin yavrucuğummm”) Çocuğun suçu yok ki onu biz öyle yaptık. Bütün ilgi üzerinde. Onunla oynamak için can atan biri varken neden tek başına takılsın. Yüksel annem de öyle der, 3 çocuk büyüttüm. Üçünü de yere bırakırdım hiç öyle kucakta büyümediler diye söyler. Ondan bir önceki nesil ise çocuk doğurup tarlaya gittiği için çocukla ne kadar ilgilenebilmiş düşünelim artık. Peki bu şartlarda büyüyen çocuklar eve yeni bir bebek gelince kıskanır mı? Bence sevinir bile evde oynayacak birileri çıktı diye.

Ayrıca 90’larda çocuk olanlar beni anlar. Biz sokaktan eve girmezdik. Bütün günümüz ip atlayarak, seksek oynayarak, sokakta yapılabilecek ne aktivite varsa onlarla geçerdi. Şimdi ise çocuklar hep evde, anne babaları ile dipdibe. Dolayısıyla ebeveynlerini paylaşmaları çok daha zor.

Sözün özü; eskiden çocuk bakmak hem daha zordu hem daha kolaydı.

Kardeşim olmadığı için bunları sadece gözlemlerime dayanarak söylüyorum. Siz ne düşünürsünüz? Kardeş kavgası hep vardı ama kardeş kıskançlığı bugünkü kadar yoğun muydu sizin çocukluğunuzda da?


HB

20 Temmuz 2012 Cuma

Enstrümanların Sultanı

Zaten kötü olan uykularımız için yeni bir tehdit daha eklendi: Ramazan davulcusu. Saat 3 gibi bizim mahallede sesi duyuldu. Kendi sesi değil, davulununkiyle. Eskiden hiç duymazdım. Ne derin uyurmuşum. Şimdi öyle mi? Yoldan gürültülü bir araba geçse duyuyorum nerdeyse. İşlevini yerine getirdi bizim mahallenin davulcusu. Onun sayesinde uyandık ve ezan okunduğunda dişlerimizi fırçalıyorduk. Demek ki alarma kalsa apar topar hareket etmemiz gerekecekmiş. Tam zamanında geldi yani. Eskiden sahur saat 5 gibi olurdu ve anne evindeyken davulcu ısrarla 3 civarı göreve çıkardı. Sesini duyduysak da uyandığımızla kalırdık. Ne yapsın, bir an önce işini yapıp evine gitmek istiyordur adamcağız.

Ramazan davulcusu deyince aklıma bir de öğrenci evindeyken kapımıza bırakılan kağıtlar geliyor. Kağıdın üzerinde o civarda gezen davulcuların fotoğraflarını basmışlar ve tabi bir de isimleri yazıyor. 1 ay boyunca sesini duyduğun davulcunun kim olduğunu merak etmiyor musun dercesine :) Bayram öncesi kapıları gezerler bir de değil mi? Gönüllerden kopan bahşişleri kabul etmek için. Emeğinin karşığını bulabilme umuduyla.

Her iş zor, hepsinde çok emek var. Artık cep telefonlarının alarmları ile hangi gün kaçta uyanmak istediğimizi tekrar tekrar uğraşmadan tek seferde yapabiliyoruz. Böylesi teknolojik bir dünyada artık davul sesiyle uyandırılma gereği anlamını yitirdi. Kendileri bile okudukları manileri unutmuşlardır belki. Her şeye rağmen bir gelenek yaşatılsın deniyor işte. Bir ara tartışmalar vardı, Ramazan davulculuğu kaldırılsın diye. Belki bu sene de olmuştur bilmiyorum. Eda’yı uyandırmadığı sürece benim için dert değil gecenin bir saati sokakta oluşan bu ses. Eda da alışsın, o kadar şeye uyanmasın elbet ama bizim uykularımız başlı başına sorunluyken bunu diyemiyorum henüz.



Rüya, sıcak, düzen değişikliği derken Eda’nın uyku problematiğine bir yenisi daha eklendi ben bir bunu biliyorum. Ne yapsam fotoğraf gelmesini beklemeden gidip davulcumuzu bulsam da konuşsam mı, bizi bu sene muaf tutun, rotanızdan bizim sokağı çıkarın mı desem?

Şaka bir yana Ramazan herkes için hayırlı ve sağlıklı geçsin. Tekrarlarını görebileceğimiz bir Ramazan olsun inşallah.

HB

29 Mayıs 2012 Salı

Anlamakta Zorlandığım İnsan Grupları


1.grup:
Telefonun bozulduğunu düşündürecek kadar çok çaldırırsınız. Açılmayınca ümidi kesmez 1 dakika sonra yeniden ararsınız. Bu kadar ısrara ne gerek var canım!



2.grup:
Beğenmediğiniz halde çok yapmacık şekilde karşındakinize övgü yağdırırsınız. Yapmacık tavırlara hiç gelemem ben. Beğenmediyseniz ve kırıcı olmak istemiyorsanız hiç yorum yapmayın olsun bitsin.



3.grup:
Kendinizi birkaç tabaka yukarıda görürsünüz. Gerçekten öyle de olabilirsiniz ama bırakın başkaları sizi öyle görsün, siz kendinizi değil. Hepimiz insanız burada :)



4.grup:
Lavaboyu işgal etme süreniz bu gruba girmenize neden oldu. Sıra bekleyen biri olduğunu anlamanıza rağmen o kadar zaman içeride ne yaparsınız hakikaten anlamak zor.




5.grup:
İşinizi yapana kadar iyi olduklarınız işiniz bittiğinde sizin için ne anlam ifade ediyor? Hiçbir şey mi? 5.gruba hoşgeldiniz öyleyse.



6.grup:
İşi ailenizden çok önemsersiniz. Bir gün o iş elinizden alınırsa ne yapacaksınız hiç düşündünüz mü? Aile gibisi var mı! Çok geç olmadan bir daha gözden geçirin durumunuzu bence.



7.grup:
Dikkat çekmek için her şeyi yaparsınız. Bir ortama girdiğinizde hemen farkedilmek, tüm ilgiyi üzerinize çekmek istersiniz. İlgi hep üzerinizde kalsın diye konuşur durursunuz. Sizi şöyle alalım;



8.grup:
Gereksiz asabiyet yapıp ortamdaki herkesi gerersiniz. Trafikte ise sizinle aynı taşıtta olmamak veya karşılaşmamak için dua ederim. Biraz sakin lütfen.



9.grup:
Üstünüzdeki işleri başkasına yıkmaya bayılırsınız. Bu sizde adeta hobi haline gelmiştir. Nasıl olsa yapacak birileri var ben niye uğraşayım diyorsanız işte tam bu gruptasınız.



10.grup:
Şikayet etmeye bayılırken çözüm üretmeyi aklınızdan bile geçirmezsiniz. Ne da olsa biri zor biri kolaydır. Şikayet etmekle ömür geçmez. Bir şeyleri değiştirmeye çalışmadığınız sürece sussanız?!



HB

11 Nisan 2012 Çarşamba

Teknolojik insanlar

Teknolojik dünyaya doğdu bizim çocuklarımız. Biz de o dünyanın içindeyiz ama her şey bir anda değişti. Bilgisayarla lisede tanıştım. O da ismi bilgisayar, bugün hiçbir yerde görmeyeceğimiz bir makine. 3 gb hafızası vardı, ne kadar komik geliyor şimdi. Flash diskler bile ondan daha çok data sığdırıyor artık içine. Oysa o bile lükstü o yıllarda. Kaç sene taksitleri ödenişti,hatırlıyorum. Artık doğdukları anda bilgisayarla tanışıyor çocuklar. Kendi fotoğraflarını bile ilk orada görüyorlar. Fotoğraflar da çoğunlukla basılmıyor çünkü, bilgisayar ekranından izleniyor. Albüm göstermiyoruz artık arkadaşlarımıza. Merak edenler facebook albümümüze bakıyorlar.
Bilgisayar her evde yerini alırken çok büyük değişime de uğradı. Üstelik çok uzun yıllar içinde de değil. Sadece 10-15 sene önce bahsettiğim türden bilgisayarlar evlerde lüks bir eşya iken hızla yaygınlaştı. Derken LCD ekran bilgisayarlarla yer değiştirdi. Şimdi ise PC denen masaüstü bilgisayarlar bizi terkedip yerine laptopları bırakıyor. Hatta çoğu evde bunu çoktan başardı.

Bilgisayarlar şekil değiştirirken yanında türevlerini de getirmeyi ihmal etmedi. Cep telefonlarıyla güçlerini birleştirdiler adeta. Eskiden Nokia 3310, Ericsson gibi markalarla tanıştığımız mobil telefonlar kısacık süre içinde nasıl bir değişime uğradı düşünsenize. Sadece arama yaptığımız, bazen de mesajlaştığımız telefonların şimdi neredeyse en az arama özelliğini kullanıyoruz. Zaten artık aramadan da haberdarız herkesin hayatından. Ne düşündüğünden, o an nerede olduğuna kadar...Merak ediyorsak alıyoruz takip listemize. Her bilgiye anında ulaşma şansımız var. Aklımıza takılan, o an için gerekli olan bir bilgi için kitap karıştırmamıza gerek yok. Ansiklopedilerimizin eksik harfi olması bir sorun değil artık. Hatta ansiklopediye bile gerek yok. Dedim ya sayfa sayfa bilgi aramakla uğraşmak anlamsız bu dönemde. “Google etmek” en kolayı. Hem bulamama ihtimali de yok. İnternete erişim eskisi gibi sorun değil. Artık internete bağlanırken bizlerin çokça duyduğu ses tarih oldu. Kablolar da öyle. Abonelik pahalı da değil, internete girdiğin kadar falan ödemiyorsun. Sınırsız bağlanabilirsin. Şanslı çocuklarımız bizim! Bizim çektiklerimizi çekmeyecekler.

Cep telefonu, bilgisayar, kablosuz fare; tüm elektikli aletlerin elektromanyetik alan yarattığını ve zararlarını bu konuda gelen maillerden, okuduğumuz haberlerden biliyoruz. Kanser denen illet hastalığın bu kadar yaygınlaşması tesadüf değil. Stres, beslenme bir sebebiyse, diğer sebeplerinden biri de bu. Karşı koymak çok zor. Hamile olduğumu öğrendiğimde cep telefonumu çoğunlukla kapalı tutuyordum. Anne karnındaki bebeği radyasyondan koruyan bir korse bulmuştum, onu almayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Nereye kadar koruyabilirdim ki? Cep telefonumu nereye kadar kullanmayabilirdim? Ofiste herkesinki açıkken, tüm gün bilgisayar başında oturuyorken, evde yatana kadar televizyon seyrediyorken, tüm komşularımın wireless internet bağlantısı açıkken...Mümkün değil. Fiziksel zararlarına karşı kendim yapabildiğim kadar dikkat edebiliyorum. Örneğin gece cep telefonumu uyuduğumuz odaya koymuyorum, ya da koymam gerekiyorsa kapatıyorum. Arama esnasında telefonu kulağıma tutmuyorum. Gece 3G’yi kapatıyorum. Bunun ötesinde bir önlem alamıyorum. Çünkü hayatımıza bu kadar sıkıca yapışmış bir şeyden vazgeçmek mümkün değil. Teknoloji böyle bir şey.



Fiziksel zararları kadar psikolojik etkileri de önemli aslında. Çocuklarda internet kullanımının çok sınırlı olması gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde bilgisayar oyununa bağımlı hale geliyorlar ve vazgeçmeleri çok da kolay olmuyor. Bu sefer arkadaşlarıyla buluşup sosyalleşmek, muhabbet etmek yerine tüm boş zamanını bilgisayarda geçiren çocuklar ve zamanla gençler oluyor. Bu konu sosyolojiye kadar gider. Benim bildiklerim gördüklerim, yaşadıklarımla sınırlı. 10 sene içinde geldiğimiz yeri düşününce 10 sene sonrası beni biraz tedirgin ediyor sadece.

HB

12 Mart 2012 Pazartesi

Zehir duygular

Kimseyi değiştirmeye çalışmak mümkün değil. Daha doğrusu bunun için çabalamak gereksiz. Çünkü değişim hem zor hem de başkasının istemesiyle olacak bir şey değil. İnsanın kendi içinde bitiyor her şey.
Yine de benim elimde olsa şu duyguları dünyadan kaldırmak isterdim.

1.HIRS
Fazlası zarar; azı karar ve bence ismi de azim. Azim hırsa dönüştüğünde çok tehlikeli oluyor. Her şeyin önüne geçebiliyor zaman zaman. İnsanları kırma pahasına hırslarına yenilebiliyor bazıları. Oysa arada başkalarına zarar vererek başardıysan bir şeyleri hiçbir anlamı yok. Tuttuğunu koparmak güzel şey, ama dozunda olduğu sürece.

2.KISKANÇLIK
Mutlu olmayı engelleyen bir his. Sevdiğini kıskanırsın elbet, normal ölçüde olduğu müddetçe bu gayet masumca. Benim bahsettiğim daha çok başkalarını kıskanan, fesatlık duyan kişiler. Böyle yaparak bir yere gelmek çok zor. Sadece mutsuz eder bu insanlar kendilerini. Çünkü senden daha iyisi her zaman vardır. Daha iyisi, daha güzeli, daha zengini, vs vs..Ama unutmamak gerekir ki sen de başkalarına kıyasla daha iyisin, daha güzelsin ve şanslısın. Önemli olan bunun bilincinde olmak. Hep yukarılara bakarak mutlu olamaz insan, aşağısını görerek şükretmek önemli. Yarış halinde yaşayanlar hiçbir zaman birinci olamayacağının farkına varmalılar.

3.TAHAMMÜLSÜZLÜK
Bu ne yazık ki bende de var. Artık hayat o kadar stresli ki her günümüz bir telaşeli, bir koşturmacadır gidiyor. Sakince, mantıklı bir şekilde düşünmek çok zor. “Herkes” “her şeyi” hemen olsun istiyor. Bu işimizde de böyle, özel hayatımızda da. Neyse yaşam şartlarına attık suçu bitti.

4.BENCİLLİK
Sadece ben bileyim, sadece bende olsun gibi bir düşünce yabancı gelmiyordur çok da. Etrafımızda böyle davranan kişiler görmemiz çok mümkün. Oysa elindeki ve aklındaki her şeyi paylaşabilmeli insan. Yaradılışı gereği bencil bir varlıksa insan, yaşayarak bencil olmamayı öğrenmeli. Bu arada bunun için kardeş de çok önemli bence. Evde seninle yaşayan bir kardeş seninle birtakım şeyler paylaşan biridir. Senin olanı paylaşmayı öğrenmek için çok etkilidir. Ben tek çocuk olduğum için bu duygudan eksiktim. Şımartılan, her istediği anında yapılan biri olmamama rağmen ev arkadaşımla yaşamaya başladığımda kardeşsiz büyümenin farkını ve zorluğunu hissettim ilk zamanlarda.

5.KENDİNİ BEĞENMİŞLİK
Bazılarını bıraksan saatlerce anlatır. Konu hep kendisidir. Sanki dünya onun sayesinde dönüyordur. Oysa ne gerek var,bu kadar önemli bir şahıssa dünya biliyordur zaten bunu. Bu tip insanları översen muhabbet edebilirsin, aksi halde sadece dinleyici olarak katılabilirsin. Sıkıcıdır yani gayet sohbetleri.



6.SAYGISIZLIK VE KABALIK
Yaşadığım taze bir olayı anlatmak istiyorum. Dövme yaptırma kararı almıştım,Eda yazdıracaktım bileğime. Haftasonu bir dövme stüdyosuna gittim. Gümüş ve altın olmayan takılara karşı alerjim olduğu için öncesinde cilt doktoruma sormuştum sorun olur mu diye. Metal iğne kullanılacağı için alerji yapacaktır; fakat dövmenin kendisine alerjiniz var mı ancak yaptırdıktan sonra belli olur , minik bir bölgeye yaparak test edilebilir demişti. Yani iğnenin alerji yapması sorun değildi, önemli olan boyanın alerji yapmamasıydı. Stüdyoya girdiğimde ilk olarak bu alerji meselesini doktorun yorumunu söyledim. Ben anlatırken yanda dövme yapmakta olan diğer kişi hemen “alerji varsa yapamam” dedi. Arada ben ama şöyle böyle diye açıkladıysam da “risk alamam, yapmam” diye sözümü kesti. Risk alamazsın da neden alamıyorsun? Yani ne riski var? yapılırsa ne olur? Hiçbir açıklama yok. Kendini beğenmiş, saygısız tavırlar.. Sen ressam değilsin, bir müşterin var ve ona karşı saygılı olman lazım. Onun kafasındaki soru işaretini yok etmek senin görevin. Herkes işini bu tutumda yapmalı. Eğer yapmıyorsan parasız da hizmet versen kimse seni tercih etmez.

7.MADDİYATÇILIK
Durmadan para muhabbeti yapanlar çok dayanılmaz oluyorlar benim için. Karşısındakinin maaşını sormak çok ayıp gelir bana. Yapanlar var ne yazık ki. Başkasının durumundan banane ki? Kendi bütçeme bakarım ben. Ayrıca çocuk yanında da para konuşulmamalı. Bu sefer minicikken benim babamın çok parası var diyen çocuklar oraya çıkıyor çünkü. Sen çocuksun yahu, para senin neyine! Çocukluğun tadını çıkarmak varken..Parasız bir hayat sadece o zamanlarda var çünkü.

8.İKİYÜZLÜLÜK
En fenalarından...Sana başka konuşur, diğerine başka. Senin yanındayken öbürünü yerden yere vurur, söylemediğini bırakmaz. Sonra o kişiye gider bambaşka davranır. Sanki arkasından konuşan o değilmiş gibi.
Nasıl güvenebilirsin ki? Senin için de aynı şeyi yapmadığından emin olamazsın hiçbir zaman.

9.SORUMSUZLUK
Koca insanlar sorumluluğunu bilmez mi hiç? Bilmeyenler olduğu gibi nasıl olsa başkası yapar zihniyetiyle üstlenmeyenler de var. Yapan başkaları da her zaman vardır gerçekten. Ama bu üzerinden atma, kaba tabiriyle başkasına satma davranışı insanoğluna hiç yakışan bir şey değil.

10.DOYUMSUZLUK
Hep daha fazlasını isteme, elindekiyle yetinmeme günümüzün en büyük problemlerinden ve yine mutsuzluk sebeplerinden. Tatmin olamıyoruz bir türlü. Bir şeyi elde ettiğimizde sevinemiyoruz. Çünkü bu sırada elde etmekle uğraştığımız yeni bir hedef daha belirlemiş oluyoruz çoktan. Çok basit bir örnek; almayı çok istediğimiz bir elbiseyi aldıktan sonra bir kenara atabiliyoruz. Satınalma eylemi önemli ama aldıktan sonra o elbise sıradan bir şeye dönüşüyor.

Bu davranışlar hepimizin hayatında var az veya çok. Bazıları sürekli değil ama kriz anlarında ortaya çıkıyor. Bazen kendimizi tanıyamıyoruz bazense karşımızdakini. Tüm bu duygular yok edilse keşke. Düşünsenize işe gidiyorsunuz patronunuzda bunların hiçbiri yok, arkadaşlarınızda öyle. Hayatınızdaki kimse bunların ne olduğunu bilmiyor. Güzel olmaz mıydı?

HB

8 Mart 2012 Perşembe

Kadınlar ne ister?

Gününüz yok diye üzülmeyin, kadınlar gününde erkeklere de birkaç mesajımız var. Sizin iyiliğiniz için bunlar...



Rimelin ne olduğunu bilmenize, farın arabayla hiç ilgisi olmadığını öğrenmenize hiç gerek yok. Bazı terimlere yabancı kalmaya alışmalısınız.



Ev işlerinde yardımcı olmak artık lüks değil zorunluluk. Bunu iyi belleyiniz.




Kadınların alışverişine, giyimine kuşamına karışmayacaksınız. Kadın dediğin bunlarsız yaşayamaz, en başından beri biliyor olmalısınız.
Ayrıca kadına yaşıyla ilgili espiriler yapmayacaksın; sonucuna katlanamayacaksan tabii.
 



Çocuktan sonra kadının kendine ayırdığı süre sandığınızdan daha da çok azalıyor. Dolayısıyla eski bakımlı sevgilinizi çocuktan sonra bir süre bulamayacağınızı biliniz. Lütfen bu sürenin kısalması için siz de destek veriniz. Bize süre ve yukarıdaki maddedeki şey, yani harcama özgürlüğü lazım. Bunlar olduktan sonra biz de gayet meraklıyız bakımlı olmaya.



Eşinizden başkasına bakmamanız gerektiğini söylemeye gerek yok herhalde.




Tamam tek taş olmasın, illa ki özel günlerde de değil ama arada sürpriz hediyeler almanız önerilir. Hediye seçmekten nefret ettiğinizi biliyoruz ama artık dayanıverin biricik sevgiliniz için.




Kilo alan eşinizin moralini bozmayın. Eşiniz sizin göbeğinize laf ediyor mu! Siz de onun fazla kilolarını görmeyiverin.




Güzel sözler söylemek için dünyanın sonunun gelmesini beklemeyin. İki iltifat sizi yormaz değil mi!




Şiddet hayatınızın hiçbir yerinde yer almamalı. Hele hele karınıza el kaldırmak sizin en son yapacağınız şey bile olmamalı!



Her kadın, bir anne adayıdır veya annedir. Cennet annelerin ayaklarının altındaysa eğer kadınları üzmemeye özen gösterin. Bu en ciddisiydi. Uyarmadı demeyin :)

HB

27 Şubat 2012 Pazartesi

Eller, eller eller

Ellerin temizliği çok önemli. Her ne kadar gittiğim dermatolog çok fazla el yıkamayı önermediğini, cildimizin doğal korumasının olduğunu ve o nedenle,özellikle evin içindeyken, çok sık el yıkamamak gerektiğini söylediyse de ben pek ikna olmadım. Daha doğrusu ikna olmuş gibi davranmıyorum. Cildimi kurutma pahasına sık sık ellerimi yıkıyorum. Evdeki sıvı sabunlar biter bitmez klasik sabuna dönüş yapacağım. Aldığım önlem bununla sınırlı kalacak gibi.

Yemek yaparken, örneğin hamur yoğururken eldiven takmam ve kullanan kişileri de çok anlamam. Eline değecek ki lezzeti farklılaşsın, senden bir şeyler geçsin. Eldiven kullanmasın ama elleri de tertemiz olsun. Elleri ve tırnakları. Benim garip bir huyum var. Gittiğim misafirlikte gözüm önce ev sahibesinin ellerine kayar. Eğer tırnaklar gözüme temiz gözükmediyse verilen ikramlar boğazımdan zor geçer. Ayıp olmasın kadarını yerim sadece lezzetine bakmaksızın. Emek harcadığı için sadece bir çeşit yer bırakırım. Şanslıysam hazır alındığı belli olan ikramlar vardır tabakta. Ben bunlardan yemeyi tercih ederim. Sanki onları nasıl yaptıklarını biliyorum da...Görmediğim sürece sorun yok sanırım. Kendim dışarıdan bir şey alacaksam temiz olduğundan emin olduğum yerleri seçiyorum ama bir sürü de ne şartlarda, nasıl ellerde yapıldığını bilmediğimiz gıdalar tüketiyoruz. Oysa keşke evde ya da bir cafede, restoranda, şirket yemekhanesinde, her alanda mutfağa giren herkes için bu temizlik olmazsa olmaz bir kural olsa. İlkokulda yapılan tırnak kontrolü ne garip gelirdi. İşveren de bu tarz çalışanları için böyle bir kontrol mü yapsa acaba :) Evde bu kontrolü kim yapacak? Misafirler mi işveren bu durumda, yoksa evdeki koca mı?

İş yeri, temizlik ve kontrol denince ilk akla gelen isim Uğur Dündar olduğu için bu karikatürü eklemeden edemedim :)


Ben uzun tırnağı zaten sevmiyorum kendimde. Yemekli misafirim gelecekse iki kat dikkat ediyorum kısa olmasına. Tırnaklarını uzatmayı sevenler tabi sırf hazırlık yapacakları için kesmesinler tırnaklarını ama en azından tertemiz tutsunlar. Aslında sadece misafir ağırlayacakları zaman değil her daim böyle olmalı. Yoksa benden eksi puan.

HB

10 Ocak 2012 Salı

Beğendin mi?

Hediye alıp vermeye bayılan biriyim. Hani bazıları hediye almayı zorunluluk veya seçimi zor bir şey gibi görürya ben bunu nadiren hissederim. Çok alakasız birine hediye alıyorsam sadece. Onun dışında çok zevkli bir iştir birisine hediye seçmek ve özellikle onu verirken o kişinin yüzündeki mutluluğu görmek.

Hediyenin içine konan değişim kartları vardır bir de..Bazı insanlar illa kullanır bunları. Zevkine uygun bulmadığı hediyeleri mutlaka değiştirmeyi tercih eder. Bırakın kıyafet değiştirmeyi gelen mutfak eşyalarını bile “bu pek kullanışlı değil,başka bir şeyle değiştireyim” diyebilirler. Huy edinmişlerdir adeta. Beden uymadığı için yapılan değişimler çok normal; fakat bu şekilde beğenilmeyen hediyelerin değişimini anlayamıyorum. Onu veren kişi bir emek harcamış, kendi zevkini ortaya koymuş, anı kalsın istemiş. Alan kişi ise maneviyattan gayet uzak, sadece eline o hediye tutarında para verilmiş gibi eşdeğer bir şey seçme yoluna gidiyor.
Bana gelen hediyelerin hepsi benim zevkimi yansıtmıyor. Sadece evde bekçilik yapan ya da önemsemediğim bir yere giderken giydiğim giysiler var mesela. Hiçbirini de gidip değiştireyim diye aklımdan geçirmedim. Hatta şimdi düşündüm de hayatım boyunca hediye değişimi yapmadığımı farkettim. Bedenimi de tutturmuş bana hediye alan kişiler, sağolsunlar J



Hediye ve değişim konusu geçince aklıma hep yaşadığım bir olay gelir..Her sene ofis olarak yılbaşı çekilişi yaparız, katılmak isteyenlerle. Dedimya hediyeleşmeyi seviyorum, eğlenceli bir şey olarak görüyorum. Her sene katılırım o yüzden hemen hemen. Geçen sene bir bayan arkadaş çıktı. Oooh bir rahatladım, ne de olsa bayanlara hediye almak daha kolay. Bedenini tahmin etmek de öyle.. Çok beğendiğim bir hırka aldım, çıtı pıtı tam da onun hoşuna gidecek bir şeydi. Hediyeleri vereceğimiz gün geldi. Bir baktım hatunun üzerinde benim aldığım hırkanın aynısı! Tam da o gün giyeceği tutmuş, sonradan öğrendim ki aslında kendisi de yeni satın almış. Ben bunu gördükten sonra başladım düşünmeye ne yapabilirim diye. 3 seçeneğim vardı:
-Öğle arası gidip başka bir şey alacaktım. 45 dakikada avm’ye git, bir şey beğen..çok zor geldi.
-O gün vermeyip başka bir hediye aldıktan sonra, başka bir gün verecektim. Herkes hediyesini beklerken kızcağız orada elleri boş kalacaktı..olmaz dedim.
-Ne olursa olsun aldığımı verecektim. En azından rengi farklıydı. Demek ki beğenmişti ve zevkine göre bir şey almıştım. Renk renk giyerdi işte..bunu seçtim.
Hediyeyi açtığımda epey bir güldük tabii J Ben de bu rengini alacaktım aslında da bedeni uymamıştı dedi. Uymayan beden de benim aldığım J Her halukarda değiştirdi sonuçta.

Bir de alınan süs eşyaları vardır ki kullansan bir dert kullanmasan bir dert. Salona asılacak tarzda kocaman bir tablo alındıysa bu çok riskli ve iddialı bir hediye olur. Her gün kullandığımız odanın bütün havasını değiştirebilir çünkü. Bu tür eşyaları ev sahibinin kendi seçimine bırakmak en iyisi. Bu sebepten ötürü birisine hediye alacaksam, alacağım kişiye göre kıyafet, takı veya mutfak eşyası çok daha garanti ve beğenilme ihtimali daha yüksek şeyleri tercih ediyorum.

Hediyeleşmedeki en önemli amaç hatırlandığını göstermek ve bir hatıra bırakmak bence. O olaya, o tarihe, o kişiye ilişkin. Bunu düşünerek hediye almak ve gelen hediyeyi kullanmak gerek diye düşünüyorum. Bol hediyeli günlere.. J

HB

22 Kasım 2011 Salı

Yorgunum dostlarım

Tam da bu karikatürdeki gibi bir ara vermek istiyorum ben. İşler bulaşıktan farksız çünkü şu aralar. Doğrusu hep öyle, birini temizlesem yenisi geliyor. Tam tezgah tertemiz oldu derken kalabalık bir misafir grubu yemeğe gelmişçesine yeniden kendimi aynı noktada buluyorum. Karikatürdeki gibi bir tablo da yaratamıyorum kendime. Öyle fena bir yapıya sahibim ki önümde onca iş varken asla onları bitirmeden rahat edemiyorum. Çalışma saatlerimiz zaten yeterince uzun. Eda’dan da çok ayrı kalmamak için vaktinde çıkmaya gayret ediyorum işten. Bu sefer normalin üstünde bir performans sergilemem gerekiyor. İş çıkışı gerçek anlamda gözlerim fena halde acıyor, yanıyor, işi yetiştirmek için stres yapmışsam mideme ağrılar giriyor. Pestilim çıkmış halde eve varmış oluyorum.

Eda’ya kavuşunca unutuluyor kısa bir süre için bu bezginlik. O kadar özlemiş oluyorum ki fiziksel,ruhsal,her türlü yorgunluk rafa kaldırılıyor. Bazı günler; aslında çoğu günler Eda ile aynı anda uyumama sebep veriyor rafa kaldırdığım yorgunluk beni orada bırakamazsın der gibi. Şanslıysam Eda 10’da uyuduğunda ben de yatıyorum. Oysa inatçı günümüzden birindeysek gözümden uyku aka aka onun uyumasını bekliyorum. Gece deliksiz uyumasa da en azından 1-2 sefer kalkmakla yetinse belki biraz olsun dinlenmiş şekilde uyanacağım ama nerde! Gecede en az 5-6 sefer uyanıyor. Bazen süt emmek için, bazen burnu tıkalı olduğu için, bazen su içmek için, bazen sadece canı istediği için. Hiç uyanmasa ben yatakta hareket ettiğim için uyanıyor kimi geceler. Böyle bir gecenin ardından ilk aklıma düşen ‘ben bu kızı artık yanımda yatırmayacağım,odasında uyumalı’ oluyor ama bir türlü sözümün arkasında duramadım şimdiye kadar. Gece beslenmesi, uzun süren ağlamalar hep bir şekilde engelliyor beni. Bu sefer işte fazlasıyla yoğun bir anne - gece uyuyamayan ve dolayısıyla dinlenemeyen bir anne kısırdöngüsü tekrarlanıp duruyor. Bilmiyorum nereye kadar.

Çevremdeki bazı anneler bebeklerinin gece hiç uyanmadığını söylüyor. HİÇ. Yani akşam uyutuyormuş ve bir daha sabah kalkıyormuş. Minicik bir bebekken de böyleymiş, büyüdükçe de devam etmiş bu düzen. Hatta gece emzirmek için kendisi zorla uyandırıyormuş. Bu cümleler bana öyle yabancı ki. Bebeğinde uyku problemi yaşamayan anneler çocuk büyüttüm demesinler hiç diye söyleniyorum bazen. Evet,tamamen kıskançlık hissiyle söylüyor olmalıyım. Nedir sırrı acaba? Bebeklerin kendi aralarında anlaştığı bir dil varsa lütfen uyuyanlar uyumayanlara anlatsın!!

HB

19 Ekim 2011 Çarşamba

Annenin zor dakikaları

1.Tam emzirmeye başlamışken çalan kapı zili

2.Arabada uyuyakalan cocuğun üzerinde mont olması, daha kötüsü sırtının terli olması

3.Dudağında uçuk çıkan annenin çocuğu öpmemeye gayret etmesi

4.Her şeyden anlamaya başlayan çocuğun yanında onu etkileyen şeyleri konuşmamaya çalışma



5.Elde dünya kadar poşetle çocuğu kucaklama

6.Alışverişte mağazadan çıkmak istemeyen çocuğun ilgisini başka yöne çekmeye çalışma

7.Yeni uyuyan çocuğu uyandırma tehlikesi yaşatan her türlü gürültü

8.Tam yemeğini hazırlayıp uygun ısıya getirmişken çocuktan gelen kokular         -Yemek soğumasın diye çabuk çabuk alt almaya çalışan anne, kıpır kıpır yerinde durmayan çocuk tarafından engellendikçe durum daha da zorlaşmaktadır.-

9.Bırakırken arkasından ağlayan bebeğinden ayrılamama

10.Cinsiyet tahmininde bulunan, kilosu hakkında yorum yapan, gerekli gereksiz her şeye karışan "elalem"le karşı karşıya kalma



Uzun bir listenin 10 maddeyle sınırlanmış hali aslında. Sadece anne dostu olmayan toplumumuz bile onlarca madde yazdırır her bir anneye. Bunlara hiç değinmedim bile..
Boşa demiyoruz; annelik sabır sanatından başka bir şey değil. Her gün bize yeni şeyler keşfettiren, hayatımıza renk veren, mutluluk kaynağımız olan minik enstrümanlarımız var bizim. Tabi ki onları öğrenirken bocalıyoruz, bazen çuvallıyoruz, zorlanıyoruz. Her emek verilen şeyde olduğu gibi annelikte de durum aynen böyle. Ben yazıda anlık zorluklardan bahsettim. Annenin fedakarlıklarına değinmedim yani hiç. Bu zorlukların eksiksiz listesini topla, yapılan fedakarlıkları ekle; yine de küçük kalır bu minik enstrümanların anneye yaşattığı mutluluktan,sevgiden,gururdan..

HB

6 Ekim 2011 Perşembe

Titizlikte sınır

Benim küçük kızım Eda minik bir bebekken yani geçen sene titiz anne olma işini abartmıştım. İlk zamanlar her yeni annenin gösterdiği hassasiyeti gösteriyor ve gelen misafirlerin ellerini yıkamadan minicik bebeğimi alıp sevmeleri hatta daha kötüsü şapur şupur öpmelerinden dolayı rahatsız oluyordum. Süt sağmak için kullandığım pompayı ve biberonları sterilizatöre koyuyordum o dönem. 8-9 aylık olana kadar da devam ettim sanırım sterilizasyon işine. Ama sonlarda artık eskisi gibi sık değil, birkaç günde bir yapıyordum.



Sonra titizliği abarttığım bir husus daha vardı..Eda’nın banyosunda başına döktüğümüz suyu arıtma cihazından doldurarak hazırlıyordum. Bir süre böyle yaptık; çünkü Eda 2 aylıkken ishal geçirdi. Dışkısında bol lökosit çıktığı için mikrobik bir ishaldi. Doktor steril olmayan emzik, biberon gibi şeylerden veya şebeke suyundan bulaşmış olabileceğini söyleyince başladık banyosunu içme suyuyla yaptırmaya. Benim titizlik hastalığı da tavan yaptı tabi bu ishalden sonra. Deli gibi ellerimi yıkamaya başladım. Her emzirmeden önce, temiz olmadığını düşündüğüm ne varsa dokunduktan sonra, Eda’yı her kucağıma alıştan önce, günde kim bilir kaç kere..Ellerimin üstü kanıyordu artık çatladığı için. Yine aynı sebeplerle krem de sürmüyordum. Emziriyorum diye. Abartmışım. Altıncı aydan sonra biraz daha normale döndüm. Geldiğimiz nokta şöyle:

*Artık sterilizatör yok. Eda’nın bulaşıklarını eskiden olduğu gibi ayrı süngerle ve el sabunuyla yıkamıyorum. Hatta bulaşık makinesine bile atıyorum.
*Eda artık yürümeye başladığı için dışarıda mikrop almasını engellemek imkansız. Her yere dokunuyor, ellerinin üzerine düşüyor, sonra parmağını ağzına alıyor, çocuk parklarında oynuyor, kısaca mikroplarla iç içe çoğu zaman. Eskisi gibi takmadığı gibi mikropların güçlü bir bağışıklık sistemi için gerekli olduğunu düşünüyorum. Sadece dışarıda kullandığımız mama sandalyelerini ıslak mendil veya antibakteriyel mendil ile silmeye devam ediyorum. Çünkü kapkara olan mendil bunu yapmamı söylüyor. İşletmeler mama sandalyelerinin temizliğine neden önem vermezler onu da anlamıyorum bir türlü.
*Altını aldıktan sonra ellerimi yıkamaya devam ediyorum. Bu zaten abartı kısmına girmiyor. Herkes böyle yapıyor eminim ki.
*Parktan geldikten sonra veya Eda’nın ellerinin kirlendiğini düşündüğüm herhangi bir şeyden sonra mutlaka elini yıkıyorum. Örneğin altını alırken elini pisletebiliyor.



Enfeksiyon dönemi başladı ve grip virüsünü uzak tutmada çok önemli bir faktör var ki o da elleri sık sık yıkamak. Tamam, benim kadar abartı şekilde değil ama yine de yeterince sık. Umarım bu kışı hastalıksız atlatırız tüm anneler ve minikleri..

HB

20 Eylül 2011 Salı

Naçizane


Yeni doğum yapmış annelere ve hamilelere 1 yıl boyunca edindiğim deneyimlere dayanan birkaç önerim var. Belki ilerki yıllarda kendim de yararlanabilirim kim bilir.
Annelik her gün yeni şeyler öğretiyor insana. Durmadan araştırmak istiyorsun. Daha şimdiden tuvalet eğitimi, diş bakımı, anaokulu seçimi gibi konularda yazılar okurken buluyorum kendimi. Aylar geçtikçe konular değişiyor. Eskiden tüm gündemi kaplayan konu birkaç ay geçince anılmaz oluyor. Şimdi listeye yazacağım konuların bir kısmı böyle. Bir süre önce hayati önemdeyken şimdi unutulmuş halde. Bir kısmı ise hala bugünü etkileyen şeyler.



1.     Doğum yaklaşırken yaşanılan en büyük kaygı “bakabilecek miyim” oluyor. Özellikle de ilk çocukta.. Mini mini bir bebeğin altını alması, banyosu, kısaca bakımı annenin gözünü korkutabilir. Biz Acıbadem’in doğuma hazırlık kursuna katılmıştık ve normalde çok rahatken ve herkes nasıl bakıyorsa ben de öyle bakarım elbet diye düşünürken kursta anlatılanlardan sonra masajı, ağız-kulak-burun temizliği, açık yara kabul edilen göbeğinin bakımı, vs. tüm bunlar benim en doğru tabirle biraz gözümü korkutmuştu.  Gerek yokmuş.  Rahat olmalı. İlk günlerde annelerim alt değiştirme ve banyoya yardım ettiler. Birkaç gün sonra zaten kendim yapıyordum.

2.     Doğum öncesi yaşanılan diğer bir endişe de “sütüm olacak mı” ve “emecek mi” oluyor. Birçok arkadaşımı doğum yaptığı hastanede ziyaret ettiğimde bu endişeyi taşıdıklarını gördüm. Bu kaygı sütü olumsuz etkileyebilir. Sütün gelmemesi için bir sebep yok. Buna kendini inandırmak lazım, bu şekilde düşünmek lazım. Doğum yapan her kadında aynı hormonlar salgılanmıyor mu? Sezaryen ile ve 40.haftamın dolmasına 6 gün kala doğum yaptığım halde sütüm öyle boldu ki ilk günler gelen klostrum sütü dahi sağma şansım olmuştu. Bebeğin emmesi anne karnındayken oluşan bir refleks. Emzirme teknikleri hakkında biraz bilgi edinmek yeterli. Yenidoğan hemşireleri bu konuda çok destek olmuştu hastanede kaldığım süre boyunca. Her anne bebeğinin anne sütü almasını ister. Bunu yapamayacağım endişesi taşımamalı.

3.     Süt üretimini arttırmak annenin elindedir. Sık sık bebeği emzirmeli, vakit buldukça dinlenmeli, cennetten gelen minik yavruya bakıp moralini hep yüksek tutmalı, bol bol su ve komposto içmeli, beslenmeye dikkat etmeli. Helva, baklava, yani tatlı sütü arttırmaz. Şöyle arttırır; yedikten sonra susattığı için su içirmek kanalıyla..Elbette lohusanın canı çeker böyle şeyler ama kararınca yemekte fayda var. Çünkü aksi durumda “hani doğumla birlikte kiloların çoğu gidiyordu” sorusuyla hayal kırıklığı yaşama ihtimali çok yüksektir.

4.     İlk aylarda bebek gelen sütün tümünü emmeyebilir. Bu durumda sütü sağıp buzluğa koymak sonraki aylar için yapılacak en güzel yatırım. Çalışan anneler için ilaç gibi geliyor bu sütler. Eda 5 aylıkken çalışmaya başladım ve sadece buzluktaki sütlerle 1 ay idare ettik.

5.     Hamileyken ve lohusa döneminde güzel kıyafetler bulamıyorum diye üzülmek yerine http://www.leileo.com/ adresini ziyaret etmeli. Ben malesef geç tanıştım bu markanın ve ürünlerin yaratıcısı sevgili Zeynep ile. Oysa hamileyken kıyafet bulamamaktan yakındığım olmuştu. Hem estetik, hem kullanışlı, hem de sağlıklı kıyafetler için LeiLeo tercih edilmeli. Sadece anne için de değil üstelik, bebeğimiz için organik kıyafetler,önlükler ve battaniyeler bulabiliriz.

6.     Uyku eğitimine mümkün olduğu kadar erken başlamalı. Özellikle ayaklanmaya başlamadan halletmek en güzeli. Bu süre bebeğe göre değişecektir. Gece emzirmek kolay olsun diye aynı odada, hele ki aynı yatakta yatırmak doğru değil. Çocuklar bir şeyi çok kolay alışkanlık haline getiriyor, ama bu şey onlar için tercih etmediğimiz türdense. Eda 3.ayından itibaren geceleri yatağında uyuyordu. Nadiren yanımda yatırmışımdır. Yaz tatilinde 1 ay boyunca aynı odada uyuduğumuz için şimdi tekrar yatağına alıştırmaya çalışıyoruz.

7.     Bebeğin emzik alması sağlanmalı. Ben emzik alması için çok çaba gösterdim ama nafileydi. Emzik yerine parmağını tercih etti. Halen bu alışkanlığı sürdürüyor ama emzik gibi kurtarıcı bir şey değil parmak ve bıraktırması daha zor. Emzik alan bebeklerde uyku eğitimi de daha kolay oluyor.

8.     Bebek seste uyumaya alıştırılmalı. Gündüz uykuları sesli ortamda olmalı. Buna alışmayan bebekler Eda gibi telefon sesine, hatta dışarıdan gelen en ufak sese uyanabiliyor.

9.     Kırkı çıkana kadar dışarı çıkarma sözlerine kulak asmamalı. Hava çok soğuk olmadığı sürece 5 dakika bile olsa hava alması karnının doyması kadar önemli. Küçükken dışarı çıkmaya alışması da güzel aslında, kalabalığa alışan çocuklar sonradan zorluk çekmiyor. Her ortama rahatça girebiliyorlar. 2-3 aylık olana kadar AVM’leri gereksiz buluyorum, özellikle kışın.

10.     Göbeği düşene kadar banyo yaptırmama gibi bir düşünce varsa hemen onu yok etmeli. Yazıktır çocuğa, hele ki sıcaklarda her gün banyo yaptırmak en iyisi. Sadece o bölgeyi mümkün olduğunca kuru tutmaya dikkat etmek lazım.

11.  Televizyon seyrettirmemeli. Doktorların ortak görüşü 2 yaşına kadar uzak tutmak gerektiği yönünde. Bir ara Eda’nın dikkatini çekiyordu renkli renkli görüntüler ama o zamanlar küçük olduğu için televizyona doğru tutmadım veya direkt kapatarak önlem aldım. Şimdi pek ilgisini çekmiyor. Oturup çizgi film izlemişliği yoktur henüz.

12.  Çocuğu kat kat giyinmeye alıştırmamalı. Ben ettim bu hatayı. Geçen kış ev hamam gibiyken penye ayaklı pantolon ve uzun kollu çıtçıtlı body üzerine tulum giydirmek gibi bir yanlış yaptım. Yaz itibarı ile Eda aşırı terleyen bir bebek haline geldi. Bu mevsimdeyiz, t-shirt ve şort ile geziyor. Bu kış aynı hatayı tekrarlamam artık.

13.  Fotoğraf çekmeli. Ama çok fazla..Büyüdükçe bakması ve oluşan değişimi, büyüdüğünü farketmek öyle güzel ki...

14.  Bebeğimizle sürekli konuşmalı,ona sarılmalı, kocaman sevgimizi gözümüzde hep minik kalacak yavrularımıza belli etmeli ve her dönemi ayrı güzel anneliğin tadını çıkarmalı.

HB

Popüler Yayınlar

Recent News